Dünya Hayatının Ahiret Hayatına tercih edilmesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Dünya Hayatının Ahiret Hayatına tercih edilmesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Mayıs 2009 Pazar

"Dünya Hayatının Ahiret Hayatına tercih edilmesi"

İkinci Mes'ele: Otuzbirinci âyetin işaretinin beyanında, يَسْتَحِبُّونَ الْحَيَوةَ الدُّنْيَا bahsinde denilmiş ki: Bu asrın bir hassası şudur ki; hayat-ı dünyeviyeyi, hayat-ı bâkiyeye bilerek tercih ettiriyor. Yani kırılacak bir cam parçasını, bâki elmaslara bildiği halde tercih etmek bir düstur hükmüne geçmiş. Ben bundan çok hayret ediyordum. Bugünlerde ihtar edildi ki:

Nasıl bir uzv-u insanî hastalansa, yaralansa sair a'za vazifelerini kısmen bırakıp onun imdadına koşar; öyle de, hırs-ı hayat ve hıfzı, zevk-i hayat ve aşkı taşıyan ve fıtrat-ı insaniyede dercedilen bir cihaz-ı insaniye, çok esbab ile yaralanmış, sair letaifi kendiyle meşgul edip sukut ettirmeye başlamış; vazife-i hakikiyelerini onlara unutturmağa çalışıyor.

Hem nasılki bir cazibedar, sefihane ve sarhoşane şaşaalı bir eğlence bulunsa, çocuklar ve serseriler gibi büyük makamlarda bulunan insanlar ve mesture hanımlar dahi o cazibeye kapılıp hakikî vazifelerini ta'til ederek iştirak ediyorlar; öyle de, bu asırda hayat-ı insaniye, hususan hayat-ı içtimaiyesi öyle dehşetli fakat cazibeli ve elîm fakat meraklı bir vaziyet almış ki; insanın ulvî latifelerini ve kalb ve aklını, nefs-i emmaresinin arkasına düşürüp pervane gibi o fitne ateşlerine düşürttürüyor.

Burayı açıklayan şualardan bir alıntı;
>>>> Altıncı Mes'ele:Rivayette var ki: "Fitne-i âhirzaman o kadar dehşetlidir ki, kimse nefsine hâkim olmaz." Bunun için, binüçyüz sene zarfında emr-i Peygamberîyle bütün ümmet o fitneden istiaze etmiş, azab-ı kabirden sonra

مِنْ فِتْنَةِ الدَّجَّالِ وَ مِنْ فِتْنَةِ اۤخِرِ الزَّمَانِ vird-i ümmet olmuş.
(Şualar - 584)
<<<<< Burada olmaz diyor olamaz demiyor.

Evet hayat-ı dünyeviyenin muhafazası için zaruret derecesinde olmak şartıyla, bazı umûr-u uhreviyeye muvakkaten tercih edilmesine ruhsat-ı şer'iye var. Fakat yalnız bir ihtiyaca binaen, helâkete sebebiyet vermeyen bir zarara göre tercih edilmez, ruhsat yoktur.
Halbuki bu asır, o damar-ı insanîyi o derece şırınga etmiş ki; küçük bir ihtiyaç ve âdi bir zarar-ı dünyevî yüzünden elmas gibi umûr-u diniyeyi terkeder.

Evet insaniyetin yaşamak damarı ve hıfz-ı hayat cihazı, bu asırda israfat ile ve iktisadsızlık ve kanaatsızlık ve hırs yüzünden bereketin kalkmasıyla ve fakr u zaruret-i maişet ziyadeleşmesiyle o derece o damar yaralanmış ve şerait-i hayatın ağırlaşmasıyla o derece zedelenmiş ve mütemadiyen ehl-i dalalet nazar-ı dikkati şu hayata celb ede ede o derece nazar-ı dikkati kendine celbetmiş ki; edna bir hacat-ı hayatiyeyi, büyük bir mes'ele-i diniyeye tercih ettiriyor.
Burayı açıklayan mesnevi-i nuriyeden bir alıntı;
>>>> İ'lem Eyyühel-Aziz! Küre-i Arzı bir köy şekline sokan şu medeniyet-i sefihe ile gaflet perdesi pek kalınlaşmıştır. Ta'dili, büyük bir himmete muhtaçtır. Ve keza beşeriyet ruhundan dünyaya nâzır pek çok menfezler açmıştır. Bunların kapatılması ancak Allah'ın lütfuna mazhar olanlara müyesser olur.
(Mesnevi-i Nuriye - 123)
<<<<< style="font-weight: bold;">Risale-i Nur dayanabilir;

ve onun metin, sarsılmaz, sebatkâr, hâlis, sadık, fedakâr şakirdleri
mukavemet ederler.

Öyle ise, her şeyden evvel onun dairesine girmeli. Sadakatla, tam metanet ve ciddî ihlas ve tam itimad ile ona yapışmak lâzım ki; o acib hastalığın tesirinden kurtulsun.

Umum kardeşlerimize birer birer selâm ve dua ediyoruz.

* * *
(Kastamonu Lahikası - 105)

Blogger Tekrar oldu fakat risale-i nur da tekrar ahsendir.


20 Mayıs 2009 Çarşamba

Dünya Hayatının Ahiret Hayatına tercih edilmesi

Daha önce bloğumda yazmıştım bu zamanda neden ehl-i islam (Ayetin ifadesiyle) bilerek ve severek dünya hayatını ahirete tercih ediyor.Bilerek ve severek tercih etmeyi bir türlü anlayamıyorum.İnsan severek tercih ediyorda bilerek nasıl oluyor.Risale-i nurdan bu meseleye dair aklımda kalan bir kaç yer alıntı yapmıştım fakat sonra sildim.Bir kaç gündür zihnen yine düşünmeye başladım bazı ehl-i imanda bizzat müşahade ediyorum ve kendi nefsimde de aynı oluyor acip bir hal halletmek zor.Geçen bir forumda biri diyor herşeyi biliyorum fakat kendimi bir türlü düzeltemiyorum serzenişte bulunuyor.Bunu okuyunca nefsime baktım bende de nispi olarak benzer sorunlar var.Allahım bizlere yardım et bu bataklıktan çıkalım.Bu akşam okurken aşağıdaki Alıntı yaptığım yere rast geldim.Baktım aynı mesele gayet ince ve kaleme alınmaz bir mana ile ifade edilmiş.Hem bloğuma yazayım hem de böyle yazınca sanki daha dikkatli okumaya vesile oluyor.Maasselam

يَسْتَحِبُّونَ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا عَلَى اْلاۤخِرَةِ âyetinin sırr-ı işarîsiyle, âhireti bildikleri ve iman ettikleri halde, dünyayı âhirete severek tercih etmek ve kırılacak şişeyi bâki bir elmasa, bilerek rıza ve sevinçle tercih etmek ve akibeti görmeyen kör hissiyatın hükmüyle, hazır bir dirhem zehirli lezzeti, ileride bir batman safi lezzete tercih etmek, bu zamanın dehşetli bir marazı, bir musibetidir.
"Onlar dünya hayatını seve seve ahirete tercih ederler." İbrahim Sûresi: 14:3.

(Kastamonu Lahikası - 197)




Sâniyen: Birkaç gün evvel size gönderdiğim son mektubdaki, hayat-ı dünyeviyenin hayat-ı diniyeye galebe etmesine dair ikinci mes'elesi münasebetiyle gayet ince ve kaleme alınmaz bir mana kalbe zahir oldu. Yalnız gayet kısa o manaya bir işaret edeceğim. Şöyle ki:

Bu acib asrın hayatperest ehl-i dalaleti aldatan, sarhoş eden; fânilerden surî aldıkları zevki gayet acı ve elîm olduğunu ve ehl-i imanın ve hidayetin aynı yerde ve o fâniyatta bâkiyane ve ulvî bir zevki bulunduğunu gördüm ve hissettim,
fakat ifade edemiyorum.


Risale-i Nur'un müteaddid yerinde nasıl isbat etmiş ki,
ehl-i dalalet için, zaman-ı hazırdan maada herşey madum ve firakların elemleriyle doludur.
Ehl-i hidayet için mazi, müstakbel müştemilâtıyla mevcuddur, nurludur.

Aynen öyle de, fâniyatta, yani geçmiş muvakkat vaziyetler, ehl-i dünya için fena-yı mutlak karanlıklarında madumdur,
ehl-i hidayet için mevcuddur, diye gördüm
.
Çünki eski zamanda çok alâkadar olduğum zevkli veya kıymetli ve şerefli muvakkat vaziyetleri mütehassirane hatırladım, müştakane arzuladım. Neden bu mübarek vaziyetler mazide kalıp fâni olsun, düşünürken,
İman-ı Billah nuru ihtar etti ki;
o vaziyetler gerçi sureten fânidirler, birkaç cihette mevcuddurlar.
Çünki Cenab-ı Hakk'ın bâki isimlerinin cilveleri olan o vaziyetler, daire-i ilimde ve elvah-ı mahfuzada ve elvah-ı misaliyede bâki oldukları gibi; nur-u imanın verdiği bâkiyane münasebet noktasında fevkazzaman bir vaziyette mevcuddurlar.
Sen, o vaziyetleri çok cihetle ve çok manevî sinemalarla görebilir ve girebilirsin diye anladım.
Ve dedim: "Madem Allah var, her şey var" darb-ı mesel cümlesi, bu büyük hakikatı da ifade eder. Kimin için Allah varsa, yani Allah'ı bilse, herşey mevcuddur; kim Allah'ı bilmezse, ona herşey madumdur, diye delalet eder.
Demek elemli, karanlıklı, tahassürlü bir dirhem zevki, aynı yerde yüz derece ziyade daimî, elemsiz bir zevke, sefahetle tercih edenler, aksi maksudlarıyla aynı zevkte elîm elemleri alır.

* * *
(Kastamonu Lahikası - 106)

Risale-i nur külliyatından

Hakkımda

Fotoğrafım
taht-el Arz, bir menzil
Hem ben, madem bu asırda maddeten ve manen münferid yaşamağa ve hayat-ı içtimaiyeden çekilmeğe mecbur olmuşum; elbette hakkım yoktur ki, hayat-ı içtimaiyeyi geçirenler içinde tarihe binip istikbaldekilere görüneyim. (Emirdağ Lah.)